“SEVGİLİM KRALI KARANLIK OLAN” / Cummings

23/03/2010

e. e. CUMMINGS

(A.B.D., 1894 -1962)

“SEVGİLİM KRALI KARANLIK OLAN”

sevgilim
kralı karanlık olan
bir ülkedir senin saçların
alnın çiçeklerin bir havalanışı

başın dipdiri bir ormandır senin
uyuyan kuşlarla dolu
oğul oğul ak arıdır memelerin
dalı üstünde gövdenin
gövden nisandır benim için
koltukaltlarında ilkbaharın gelişi
kralların arabasına koşulmuş
ak atlardır kalçaların
ve has bir ozanın mızrap vuruşlarıdır
aralarında her zaman tatlı bir ezgi
sevgilim
başın kutusudur
aklın olan o serin mücevherin
başındaki saç yenilgi bilmeyen
bir yiğittir
omuzlarındaki saçlar
zafer davullarıyla yürüyen bir ordu
düşlerin ağaçlarıdır bacakların
meyvesi unutkanlığın özü
kızıllar giyinmiş satraplardır dudakların
öpüşü kralları birleştiren
bileklerin
kutsaldır
kanının anahtarlarının bekçileri
gümüş vazolardaki çiçeklerdir ayak
bileklerinin üstü

güzelliğinde flütlerin ikilemi

gözlerin aldatışı çanların
günlük kokuları arasından sezilen

Türkçesi: Cevat Çapan


KARA GÖZLÜ YÂRİM… / Gevherî

23/03/2010

GEVHERİ

(18. yy.)

KARA GÖZLÜ YÂRİM…

Kara gözlü yârim ben gider oldum
Sakınıp zülfünü yoldurmayı gör
Ağlama sevdiğim yine gelirim
Hasretle aklını aldırmayı gör

Sen benim açılmış gonca gülümsün
Sağ kalır gelirsem yine benimsin
Gündüz hayâlimde gece düşümsün
Gülüne yad bülbül kondurmayı gör

Kara gözlü yârim bana yanıp da
Geleni geçeni beni sanıp da
Ağlayı ağlayı kahırlanıp da
Gül benzini sakın soldurmayı gör

Gevheri de der ki sakın açılma
Yanılıp da dilden bir söz kaçırma
Ellerin yanında göğsün geçirme
Düşmanı kendine güldürmeyi gör


UYAN / Metin Eloğlu

23/03/2010

METİN ELOĞLU

(1927 – 11 Ekim 1985)

UYAN

Hadi uyan
Günışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar tüneğinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ısısın
ilkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle yaşamak desin
Toprağı dinle barışmak desin
Göğü dinle sevişmek desin
Bir plak konmuş gibi gramofona
İşte aşk işte özlem işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
N’oolur uyan


BAHÇE / Ahmet Hâşim

23/03/2010

AHMET HÂŞİM

(1885 – 4 Haziran 1933)

BAHÇE

Bir Acem bahçesi, bir seccâde;
Dolduran havzı ateşten bâde…

Ne kadar gamlı bu akşam vakti..
Bakışın benzemiyor mu’tâde.

Gök yeşil, yer sarı, mercan dallar…
Dalmış üstündeki kuşlar yâda;

Bize bir zevk-ı tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda!


HAZİRAN / İlhan Berk

23/03/2010

HAZİRAN


………………My love is like a red, red rose (e.e.cummings)

Kırmızı kırmızı bir güldür aşkım
İnce yüzünüzde. Kırmızı. Korkunç.

Kor sevişmemizden deli bir yalım
Koyuna sevdanın. Kırmızı. Korkunç.

Karanlık, büyür büyür benim aşkım
Gecenizde sizin. Kırmızı. Korkunç.

Vücudunuza, ağzınıza iner
Gezer etinizi. Kırmızı. Korkunç.

Kalır bir gün bir krallık olduğu
Güzelliğinizin. Kırmızı. Korkunç.

İlhan Berk


RESSAMIN SEVİNCİ / Hesse

23/03/2010

Hermann Hesse

(Almanya, 1877 – 1962)

RESSAMIN SEVİNCİ

Tarlalar başak dolu tarlası olana,
Çayırlar dikenli telle çevrili,
Yoksulluk bir yanda, ihtiras bir yanda,
Her şey kokuşmuş, her şey dışa kapalı.

Ama benim gözümde
Başka bir düzeni var her şeyin
Mor akışkan ve kırmızı azamette,
Masum türkülerini söylediğim.

Sarı sarıya yanaşmış ve sarı kırmızıya,
Soğuk mavilerde bir perçem pembelik!
Işık ve renk salınıyor bir dünyadan bir dünyaya.
Kabarıyor, ses veriyor aşk dalgalarında.

Deva her hastalığa bir düşünce hüküm sürüyor.
Yeni doğmuş kaynaktan yeşiller açıyor,
Dünya yeniden ve adilce paylaştırılıyor,
Ve ısınıyor kalpler, sevinçle doluyor.

Türkçesi: Tarık Seden-Gültekin Emre


ODA / Ercümend Behzad Lâv

23/03/2010

ODA

Karşıda
Mavi ışıklı oda
Odada ayna aynada yatak
Aynaya
giren aya
sarılı kol bacak

Tül perde esnedi
Ay düştü parçalandı
Gölge tek gölge çift
Kıvrandı gölgeler

Sabah ve akşamları
Bu kadın beyaz
Bu kadın esmer
Bu kadın kızıl
Bu kadın sarı
Bu kadın bir
Bu kadın dört

Sabah ve akşamları
Camın arkası loş
Mavi ışıklı odanın
İçi dolu içi boş

Ercümend Behzad Lâv


VE İŞTE ELVEDA / Jaroslav Seifert

23/03/2010

Jaroslav Seifert

Çekoslavakya, 1901 – 1986

VE İŞTE ELVEDA


Pek az birşey ekleyebildim dünyadaki milyonlarca mısraya.
Ve fazlası yoktu onların cırcırböceğinin dediklerinden.
Biliyorum, bağışlayın, işte yolun sonuna geldim.

Ay tozunun üstündeki ilk ayak izleri bile olamadılar
Parlasalar bile şavkları kendilerinin değil
Sevdiğim bu dilindi.

Genç aşıkları öpüştürecek suskun dudakları titreten o güç
Kızıl yaldızlı kırlardan gelip geçerken
Ekvatordakilerden daha ağır bir gün batımında.

Şiir baştan beri bizimle
Sevgi gibi, açlık gibi, veba gibi, savaş gibi
Mısralarım bir çocuk gibi utandırdı bazen beni.

Ama asla özür dilemiyorum
Güzel sözcükler aramanın
Kan dökmekten iyi olduğunu biliyorum.


SAATE BAKMAK / Edip Cansever

23/03/2010

SAATE BAKMAK

Varsın her şey sonraya kalsın
Sonraya, en sonraya
Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil. Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
O kadar yakın kalplerimiz birbirine
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
Kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
Kapıları açarken birbirimize ağladık.

(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal, dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık, ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)

Köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
Ödemesi çok güç sigaralara
Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı
İlk defa merhaba dedi bir balıkçı
Çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
Sigarası dudağında:merhaba!
Ya peki biz ne dedik, ne dedik
Yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
Yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
Su satılan dükkanlara baktık, yüzümüz cam cam ışıdı
Ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
Köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
Su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
Şöyle yazdı:
Her şey sonraya kaldı.

Ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
Gölgesi yüreklerimizin
Öfkemiz sevgiye benziyor şimdi, sevgimiz öfkeye
Ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
Çıplak ölüler
Birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.

Bir otobüse biniyoruz, sahiden biniyor muyuz
Söyle, nerde “Göğe bakma durakları”, nerde
Birinin elinde gazete ve süt
Gazete mi, evet gazete
Bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
Paramızı veriyoruz, üstünü alıyoruz, bozuk paralar
Cebimizde nikel
Cebimizde sarılmış ölüler halinde.

Her şey bir hızlı adım olmamaya
Ama dün gibi taşıdığımız bir umut gözlerimizde
Saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
Çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak
Yemyeşil bir su takılıyor akrebe, bir çavlan
Yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
Anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
Yaşadığımız bugün nasıl
Güzelliğimiz hangi güzellik.

Biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
Acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
Belki bir hazırlık bu başka yazlara
Yakın yazlara, uzak yazlara
Çünkü her şey eskiye kaldı, anılar bile
Her şey, ama her şey eskiye kaldı
Vakit yok bir daha yemyeşil eylül tramvaylarına

Edip Cansever