KURU ÇAY / Behçet Necatigil

07/12/2011

 

KURU ÇAY

 

Anlamak zamanı bir eski kitaba bak
Oku!
Dağlara taşlara yazdığı yazı
Ustası nasıl oydu?

Döner değirmenimiz
Ününde kimimiz.

Saplandık elif çok uzakta ba
Başa gelmek bir şeyin
Düşmesi ayağa
Bu taşları yolumuza kim koydu?

Döner değirmenimiz
Ununda kimimiz.

Deli dumrul bir kuru çay üstüne
Zorlu bir köprü kurdu
Ölümdür ölüm geçmeye
Her şey durdu.

Gene bir değirmeniz
Sonunda kimimiz.

Behçet Necatigil


ŞİİR KONTROL HAPI / Hilmi Yavuz

07/12/2011

 

ŞİİR KONTROL HAPI

 

Behçet Necatigil, 1970 yılında yayımlanan ‘En/Cam’ adlı şiir kitabı dolayısıyla, Rauf Mutluay’la ‘Cumhuriyet’ gazetesinde yaptığı bir söyleşide, Mutluay’ın ‘ne tür şairleri seviyorsunuz?’ sorusuna, genç (ve elbette, bazı yaşlı) şairlerin kulaklarına küpe olması gereken şu yanıtı vermişti:

‘Şiir kontrol hapı alan şairleri severim. Çok çocuklu olmak için, günümüzde büyük kazançlar gerek. Ziyan olur, erken ölürler yoksa!..’

Necatigil’in o şairce zarafeti ile anlatmak istediğini kavramamak için budala olmak gerekir. Necatigil, şunu söylemek istiyordu: Şairler, öyle her yazdıklarını ‘şiir’ sanmasınlar. Kalıcı olabilmek, yarına kalabilmek için, az ama öz şiir yazmak gerek…

‘Şiir kontrol hapı’ almak! Necatigil, şiir yazma eylemi ile doğurma eylemi arasında kurduğu bu metaforik paralelliği, aslında dilin içinden çıkarmıştır. Osmanlıca’da çok şiir yazanlara, ‘velud şairler’ denir;- ‘velud’, yani, ‘doğurgan’!

‘Veludiyet’ ya da ‘doğurganlık’ sanki bir erdemmiş gibi görünebilir. Ama Osmanlıca’da, bir de ‘müteşair’ sözcüğü vardır. ‘Müteşair’, ‘şair geçinen’ demektir. Ve genellikle, Necatigil’in önerdiği ‘şiir kontrol hapı’nı almayanlar bunlardır. Bunlar, yani, ‘müteşairler!’

Buna karşılık, ‘şiir kontrol hapı’nı hemen hemen her gün, hiç sektirmeden alan şairler de vardır. Yahya Kemal, bunların başında gelir. Çünkü, üstadın bir dizeyi (mısraı) yazabilmek için yedi yıl, (evet, tastamam yedi yıl!) uğraştığı söylenir. Yakın dostu Prof. Dr. Halil Vahbi Eralp, Yahya Kemal’in ölümünden sonra yayımlanan ‘Yahya Kemal İçin’ adlı kitabında, üstada yıllardır bir tek dize bile yazmadığını hatırlattığında, üstadın şu yanıtı verdiğini bildirir: ‘Mısra, benim haysiyetimdir…’

Halil Vehbi Eralp, ‘mezar taşına da kazınabilir’ dediği bu sözü aktardıktan sonra, Yahya Kemal’e seslenerek şunları yazar: ‘Bu söz, seni olduğu gibi anlatır. Bir insan nasıl haysiyetinden fedakarlık edemezse, etmemesi lazımsa, sen de mısraından fedakarlık edemiyordun. Mısra, senin haysiyetin olduğu içindir ki, sen de Türk mısraının hem haysiyeti hem şerefi oldun. Her mısrada mukadder bir kelime vardır, diyordun; bunu beklemekten başka çare yoktur.’

Şair, Yahya Kemal örneğinde olduğu gibi, sabırlıdır, bekler. Behçet Necatigil boşuna söylememiştir: ‘Çünkü bazı şiirler, bekler bazı yaşları…’ Müteşair yani, şair geçinenler ise acelecidir, sabırsızdır. Bazan bir günde dört şiir bile yazar, bunları yayımlamaktan çekinmezler…

‘Şiir Kontrol Hapı’ almaktan söz ediyorduk. Behçet Necatigil bunu öneriyor ya, Keçecizade İzzet Molla da, her gün durmaksızın şiir yazan ‘velud müteşairler’e, perhiz tavsiye eder. İskender Pala’nın ‘Şairlerin Dilinden’ adlı kitabında bildirdiğine göre, Keçecizade İzzet Molla Sivas’ta sürgünde iken, orada, şair geçinenlerden (‘müteşairlerden’) biri ona her gün ipesapa gelmez manzumeler gönderip fikrini sorarmış. Molla, yazılanlara şöyle bir göz gezdirip, hepsinin deli saçmasından ibaret olduğunu görünce, şiirleri getiren uşağa, ‘Beyefendiye söyle, perhiz etsin!’ demiş.

Biçare müteşair, İzzet Molla’nın sözlerindeki inceliği nereden anlasın! O, Molla’nın gerçekten yemek konusunda perhiz yapması tavsiyesinde bulunduğunu sanarak, perhize başlamış. Bir süre sonra da, uşağıyla yeniden şiirler gönderince, İzzet Molla, ‘Efendine söyle, perhiz etsin!’ uyarısını tekrarlamış. Bunun üzerine uşak, ‘Efendim’, demiş, ‘perhiz ede ede, zavallının kımıldanacak hali kalmadı…’

İzzet Molla, bir lahavle çekerek, kükremiş: ‘Efendin perhiz ediyorsa, bu herzeleri kim ortaya çıkarıyor, be herif?’

Bugün bile geçerliliğini koruyan bir söz bu: ‘Bu herzeleri kim ortaya çıkarıyor?’ İnanılır gibi değil: Ortalık ‘velud müteşairler’den geçilmez oldu. En saygın edebiyat dergilerinden radyo ve TV’lerdeki en bayağı şiir (?) programlarına kadar, yenir yutulur cinsten olmayan herzeler ‘şiir’ adı altında piyasaya sürülmeye başlandıysa, bu, Tanpınar’ın deyişiyle, ‘zevk hezimeti’ne (‘beğeni yıkımına’) uğramış olmak değil midir?

Öyle görünüyor ki, hormonlu bir romantizmle beslenmiş ham ruhlara, Necatigil’in tavsiye ettiği ‘şiir kontrol hapı’ da nafiledir; Keçecizade İzzet Molla’nın tavsiye ettiği ‘perhiz’ de’…

Hilmi Yavuz


ŞİİR BURÇLARI / Behçet Necatigil

07/12/2011

 

ŞİİR BURÇLARI

 

Hangi burçta doğdunuz? Şu veya bu! Burç yorumlayıcıla­rının, yıldız fallarına bakarak insanlara, yakın gelecek müjde­leri vermelerine ya da yaklaşan bir felâkete karşı onları uyar­malarına inanmam ya; şiirdeki burçların, olasılıklardan ötede, az değişir bazı gerçeklerin göstergesi olduğu görüşündeyim.

Bence her şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan: Gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor, ilki gurbet burcudur; şair önce bir süre bir gurbeti yaşar. Sanki Robinson gibi, ıssız bir adaya düşmüştür. Sağda solda eline geçirdiği öteberiyle kendine bir barınak yapar. Bir korunma içgüdüsü, onu, bulduklarıyla bir yapı, bir çatı kurmaya ve varlığını böylece kanıtla­maya zorlar. Tam bilincinde değildir yazdıklarının ve bu dö­nemde raslantının payı büyüktür. Beğenisi sağlam temellere oturmamıştır. Beğendikleri, iyi şairler de olabilir, kötü şairler de. Gününün ustalarına raslamışsa, bu onun için bir şanstır. Onlar gibi yazar; onlardan farksız da, onlardan iyi de yazabi­lir. Ne var ki özentidir, taklit ve kendini arayıştır bu dönem ürünleri. Yeri, zamanca kendine yakın bir kaç kuşak içinde bir şairin tekrarıdır. Gurbet burcudur bu. Burada ne kadar kalınacağı şairine göre değişir.

Sonra sıra ikinci döneme, hasret burcuna gelir. Şair, kendi şiirini özlüyor, gurbetlerde oyalanmanın zaman kaybından başka bir şey olmadığını gördü. Yazdıklarında ne kadar ken­disi, ne oranda başkaları olduğunu gördü. Kendine özlemiyle dolmuştur. Yoğunlaşır, belirginleşir bu özlem. Şimdi şikâyet­leri, tedirginlikleri kişisel biçimlere girer, kendi bakış açısını, kendi yazış biçimini bu süreçte bulur. Saplantıları, inançları dikeyinde derinleşir. Sularda halkalar eşmerkezlidir, kıyılara daha sert çarpar. Şair, büyülenmiş gibi, içinde uzayıp giden kendi kervanının peşinde, asıl bu hasret döneminde, önleye­mediği bir güçle kendini, kendi dünyasını aktarır bize.

Zaman geçer, birden görür: Çevreyi, dünyayı dilediğince bir biçime sokmanın zorluğunu görür. Mutluluk (çapı belli bir çevrenin ya da çok geniş bir alanın, diyelim dünyanın mutlu­luğu) hâlâ gerçekleşmemiştir. Bunu anlar. Anlar kî, kendi kü­çük özlemlerini bile gerçekleştirememiş, yakın çevreyi bile değiştirememiştir. Gösterdikleri, hatırlattıklarıyüzde kaçuygu­lanmış, sözüne dereceye kadar geçerli olmuştur; görür, yaz­dı da ne oldu!

O zaman hikmet burcuna girer. Hikmet çapraşıktır ve çok az değişir. Geçmişin büyük şairlerini o zaman anlar. Niçin her biri bir yerde kötümser olmuş, dışımızdaki zamanın içimizdeki vakti nasıl çabuk tükettiğini algılamanın acısıyla niçin her biri Yunus`laşmış, Hayyam`laşmış, Galip`leşmiştir. Şair, hikmet dö­neminde daha çok, değişmez alınyazısına geçer. Kader ki alın-yazısı değildir, en ileri uygarlık kesimlerinde de vardır. Ve in­san bıkar. Özlemiştir, olmamıştır, bıkar. Şimdi neye sığınacak­tır: Hikmet burcuna geçer. Şikâyetlerin, isyanın şiiri; zamanla yerini, kabulün, benimsemenin, vazgeçişin şiirine bırakır.

Sözlüklere baksanız, nedir hikmet; Bilgelik, gizli neden, in­sanlarca Tanrı nın anlaşılmaz amacı. Ve bütün büyük şairler, bir gün gelmiş, hattâgünlersiz aylarsız, önceden, hikmet bur­cuna girmişlerdir. Ve kalan, galiba daha çok, hikmet burcu ürünleridir. İnsanın en şaşmaz falını hikmet burcu gösteriyor; çünkü gurbetler geçici, hasretler geçici ve ebedî insan hikmet burcunda yaşıyor.

Ali Şir Nevaî, hayatının dört döneminin şiirlerini dört ayrı divanda toplamış; çocukluk, gençlik, orta yaşlılık ve ihtiyarlık şiirlerini derleyen bu kitaplarına, sırasıyla «garip, seçkin, güzel, faydalı» sıfatlarını taşıyan adlar koymuştu. Çocuklukla gençliği tek kavram olarak alırsak, bu düzenlemeden çıkacak sonuç da, şiirin üç burcu demektir: İnsan önceleri «gurbette yaban­cı», sonra «hasrette güzel» şiirler yazar. Bir ömrün muhase­besi niteliğinde şiirlerse «hikmette faydalı» şiirlerdir.

Burçlar dedik, on iki takımyıldızın ortak adı, yani bir gök­bilim terimi. Ya kale bedenlerindeki çıkıntı yapılar? Yuvarlak, dörtköşe veya çok köşeli kale burçları? Şiirin bu yanı üzerinde de biraz durabiliriz:
Nabi, «Kalmamış» redifli ünlü gazelinin sonunda şöyle di­yor: «Niyaz ehli, gam askerlerinin saldırısından nereye sığın­sın? Himmet kalesinde ne burç kalmış, ne mazgal, ne siper.» Şair de bir «niyaz ehli»dir; uman, bekleyen bir insan; gam as­kerleriyle savaşan biri. Gam yani onu kaygılandıran, düşündü­ren sorunlar. Bu şair, kemiren, aşındıran zamana ne ile karşı koyacaktır?

Şiir kaleleri bir bir çöküp yıkılırken, yalnız gerçek şiirdir ki, hangi yıldız burcunda olursa olsun, çok sağlam bir kale gibi, uzun süre dayatır zamana, hattâ sonsuza kadar. Ger­çek şiir, kolay kolay dişleri düşmüş, sırıtan bir sur kalıntı sıol­maz.

Evet, şairlerin çoğu gurbeti ve hasreti yeter görürler ken­dilerine. Güçlerini bu kesimlerde gösterirler. Aradıklarını onlarda bulmuş gibidirler, fazlası ilgilendirmez onları. Şu var ki olgun, ergin okuyucunun gözü daha çok sonuncu burçtadır, hikmet burcunda. Çünkü insan, daha önce kalmasa bile, so­nunda yalnız kalıyor. Yalnız, kalan nedir, bunu saptamalı! Gur­betler mi, hasretler mi, hikmet mi? Doğu nun İslâm klasikleri­ne bakarsak, gurbetleri, hasretleri bize yalan geliyor. Ancak hikmete bağlıysa o gurbetler, o hasretler; düzenli yanıp sönü­yorlar karanlıkta deniz fenerleri gibi. Kurdukları hisarların harcında mıcır yok, hikmet var; hikmetlerle kalmışlar.

Behçet Necatigil

Bile/Yazdı (YKY)
(Milliyet Sanat Dergisi, 236, 17 haziran 1977)